>
Myspace Backgrounds


  Biz bir vadiden ''ALLAHU EKBER''!!! diye sesleniriz,Bu ses karşı vadide ÖZGÜRLÜK diye yankılanır (Samil BASAYEV):::.

Scroll images by bigoo.ws

Myspace CodesMyspace Codes, Myspace GraphicsMyspace, Myspace CodesMyspace CodesGlitter GraphicsMyspace BackgroundsMyspace Text Generator, Myspace GraphicsMyspace Codes, Myspace GraphicsMyspace CodesMyspace Text Generator, Myspace GraphicsMyspace, Myspace CodesMyspace Codes, Myspace GraphicsMyspace CodesMyspace LayoutsMyspace LayoutsMyspace LayoutsMyspace BackgroundsMyspace LayoutsMyspace LayoutsMyspace LayoutsMyspace Codes, Myspace GraphicsMyspace CodesMyspace, Myspace CodesMyspace Layouts




dostun şahsında kaybolan ve kaybolmaya aday her kese merhaba umudumu yitirmedim yarınlara sözüm vardır

' SAYFAMDA   dakika   saniye kaldınız.Tekrar beklerim…

« Önceki |

8/12/2006

Efendimiz s.a.v. in çocuk sevgisi

Bu millete yapılan en büyük kötülük onun gönlünden Peygamberinin çekilip alınması,onun yerini başkalarının kapması olmuştur.Okullarımızda o öğretilmedi bizlere,televizyonlarımızda anlatılmadı.Camilerde kaba çizgileriyle, kuru kuruya bazı sözlerinden bahsedildi belki. Belki din kültürü derslerinde yaptığı savaşları okuduk.Ama kesinlikle o öğretilmedi bizlere.Maksatlı yapıldı tüm bunlar.Zira az bir deşilseydi hayatı seniyyeleri, az bir koklayabilseydik onu, insanımız fevc fevc o Nur'a (asm) yönelecekti. Bunu çok iyi biliyordu bazıları. Onun için geçiştiriverdiler onu...

Onun sünnetine ittiba iddiasındakiler de yıllardır resmi ideolojinin ekmeğine bilmeyerek yağ sürdüler."Sünnet" diye diye sünnetin alanını şalvar,külah, koku,misvak vs'ye indirgeyerek yaptılar bunu.Resulün sünnetinin topyekün bir yaşam tarzı,bir ahlak ve kulluk öğretisi olduğunu göz ardı ederek...

Mesela Müslüman tipi denilince akıllara gelen çizgi şu oldu: "Alabildiğince kasılan, alabildiğince kurulan, son derece ciddi, fevkalade sert, yüz hatları gergin, nazarları tedirgin, ifadeleri tavizsiz, değer hükümleri temyizsiz bir insan tipi..".

...Halbuki Resulullah(sav) hiç de öyle değildi.Son derece sadeydi,Bir insandı ve bir insan gibi davranıyordu.Buhari'nin yaşıtı Mekke kadısı Zübeyir bin Bekkar'ın Mizahun Nebi (Peygamberin mizahı) adlı müstakil bir eser kaleme aldığını yeni öğrendim ben.

Onun güzide ashabını anlatırken de şöyle diyordu kitaplar: "Resulullah'ın (sav) ashabı kendi aralarında şakalaşır, hatta birbirlerine kavun, karpuz kabuğu fırlatırlardı. Fakat prensipler karşısında hemen ciddileşir ve önemli bir iş çıktığında şakayı bırakır o işin gereğine uygun tarzda vakarlarını takınırlardı" Biz ise ciddiyeti somurtkanlık zannettik. Vakarı ise huşunet ve sertlik.... Kimilerini de kaçırdık kendimizden Allah bilir.

1430. doğum yıldönümünde Efendimin unutturulan bir yönünü hatırlatmak istedim. Çocuklarla haşir neşir oluşunu... Biliyorum ki bu topluma Resulullahı (sav) insani yönleriyle gösterebilsek, onu daha rahat sevdirebiliriz. Özellikle çocuklarımıza...

...Tirmizi ve Ebu Davud'un müşterek rivayetine göre şöyle demişti o şanı yüce nebi: "Merhamet ancak şaki olanlardan kaldırılmıştır". Yine "Küçüklerimize şefkat etmeyen bizden değildir" buyurmuştur o (sav)...(Ebu Davud)

...Bir seferinde "Çocuklarınızı öper misiniz" diye soran bedevilere "Evet" demişti. Onlar "Fakat biz,Allah'a and olsun ki öpmeyiz" deyince O şefkatin timsali insan şöyle cevap verdi: "Allah kalplerinizden merhameti çıkardı ise ben ne yapabilirim." (İbn-i Mace) Maalesef bu bedevi düşüncesi Anadolu'da zamanla yerleşmiştir. Çocuklarını öpme ve onlarla şakalaşma bir nevi acziyet olarak algılanmıştır... Tabii bunun temelinde de Sünnetten uzaklık yatmaktadır.

Hz Peygamber çocuklarla haşir neşirdir. Kendisiyle onlar arasında hiçbir hiyerarşi ve engel koymamıştır. Çocukların çekinip ürkmelerine sebebiyet verebilecek her çeşit tutumdan kaçınmış, onların teklifsizce yanaşıp konuşmalarını teşvik edecek davranışlara ehemmiyet vermiştir...

Resul-i Ekrem efendimiz (sav) çocukları reyhan çiçeğine benzetmiş ve "çocuk kokusu cennet kokusudur" buyurmuşlardır. Onların arasında kendisini bir bahçede hissetmiş, hepsini ayrı ayrı öpmüş ve koklamıştır. O çocukların da sevgilisiydi. Bir yerde onu gören çocuklar hemen ona doğru koşar etrafını sarar, O da her biriyle ilgilenir, hallerini sorar, sevgilerine karşılıkta bulunur ve onlarla şakalaşırdı. Bu sünneti ihya, geleceğimiz adına çok önemlidir. Lütfen en azından bu konuda ona benzeyelim. Çocuklara Resulullah'ı, hatırlatalım. Halimizle, şirinliğimizle, tatlılığımızla. İnanın koku sürünmek ve misvak kullanmaktan daha faziletlidir bu sünneti ihya.

Çocuklar bizim cennetimiz olsun, biz onların cenneti olalım. Ciddiyetimiz latif olup latife yapmamıza engel olmasın. Zira O'nun (sav) latifeleri bile latifti.

Enes bin Malik onun için "Resulullah (sav) çocuklarla en çok şakalaşan idi" der.(İbnül Esir-3/466)

İşte çocuklarla ilişkisine örnekler:

*** Ebu Seleme İbni Abdurrahman'ın nakline göre Hz.Peygamber(sav) dilini torunu Hasan'a doğru uzatırdı. Çocuk dilinin kızıllığını görünce neşe ile dolardı. (Suyuti-Tarih-i hulefa-sh:189)

*** Ensar çocuklarından Mahmud bin Rebii beş yaşlarındayken Hz.Peygamberin (sav) bir kovadan ağzına su alarak yüzüne püskürttüğünü rivayet eder.(Buhari)

*** Yala ibni Murre'nin nakline göre bir davete gitmekte olan Hz.Peygamber, yolda çocuklarla oynamakta olan torunu Hüseyin'i de beraberinde götürmek için yakalamak ister. Fakat çocuk bir sağa, bir sola kaçmaya başlayınca, Hz.Peygamber (sav) yakalayıncaya kadar onu takliden sağa sola koşarak peşinden gider. Tutunca elinin birini ensesinin altına, diğerini çenesinin altına kor, ağzını ağzına dayayarak öper ve "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim" buyurur.(İbn-i Mace)

*** Hz.Cabir birgün Resulullah'ın (sav) huzuruna girdiğini bu sırada sırtına Hasan ve Hüseyin'i bindirmiş olan Hz Peygamberin dört ayak vaziyetinde yürümekte olduğunu görür ve Cabir dayanamaz, gülümseyerek: "Deveniz ne iyi deve, sizler de ne iyi binicilersiniz"der.(Kenz-ul Ummal)

*** Hz.Aişe diyor ki "Resulullah bir gün bana: "Üsame (Hz.Zeydin oğlu)'yi yıkayıver" dedi.Ben hiç çocuk doğurmadığım için nasıl yıkanacağını bilmiyordum. Onu aldım, gayri nizami bir halde yıkamaya başladım. Derken Hz.Peygamber (sav) çocuğu benden aldı ve yıkamaya başladı. Bu sırada ona şunları söylüyordu: "Üsame kız olmamakla bize iyilik yaptı... Eğer sen kız olsaydın, seni süslerdim, seni kocaya verirdim"(Zehebi-Siyerün nubela)

*** İbn-i Mace rivayetine göre Hz.Abbas'ın zevcesi Ümmü fadl Hasan veya Hüseyin efendilerimizden birini Resulullah'ın yanına getiriyor. Hz.Peygamberin kucağında çocuk işeyince Ümmü fadl "Resulullahı pislettin" deyip omuzuna vurup, azarlayınca Hz.Peygamber "Allah iyiliğini versin. Oğlumun canını yaktın" diyerek memnuniyetsizliğini izhar eder. (İbn-i Mace)

*** Ebu Davud'un nakline göre Enes bin Malik'in kardeşi Ebu Umayrın bir kuşu vardı. Onu sever, oynardı. Bir gün kuş ölünce çocuk çok üzüldü. Ebu Umayr'i gören Resulullah (sav) "niye üzgün" diye sorar. Durumu öğrenince çocukla ilgilenir ve teselli eder. Ve sonra Ebu Umayr'i her görüşünde takılarak "Ya Eba Umayr küçük kuşun ne oldu" diye sorar...

*** Siyer ve hadis kitapları bu konuya daha bir sürü yer ayırmışlar. Bu kadarla iktifa edip son olarak bir güzel tabloyla meseleyi hitamı miske erdirelim.

Bir gün Hasan ve Hüseyin'i güreştirir. Ve güreş sırasında Hasan'ın tarafını tutar, onu teşvik eder, taktikler tavsiye eder. Hz.Fatma dayanamaz: "Ya Resulullah hep Hasan'ı tutuyorsunuz. Çocuk (Hüseyin) üzülecek" demesine mukabil ağzı şeker şerbet yesin, Sevgili Efendimiz (sav) gülümseyerek şu cevabı verir: "Görmüyor musun? Cebrail'de Hüseyni tutmuş, aynı şeyleri ona söylüyor."(Mecmauzzevaid)

Salih Okur

30/11/2006

Efendime mektup

Asrın günahkârları adına, Efendiler Efendisine (s.a.v),

Sana gel demeye yüzümüz yok Efendim. Sen kabul buyur bizi, sen davet et de biz varalım o ravzay-ı pâkine yalınayak. Gerekirse yollarında emekleye emekleye, hatta sürünerek, yüzüstü gelelim huzuruna. Sen kabul et ki biz senin uğruna her türlü ezâya, cefâya razıyız.

Sümeyyeler (r.a) misali bizi de ayaklarımızdan bağlayıp develeri ters istikamete sürsünler. Bedenlerimiz iki parça olsun. Vücudumuz tek parça olarak kapına gelmekten utanıyoruz. Bir değil bin parça olsun bedenlerimiz de yeter ki kabul et bizi. Kabul et ki Bilâl (r.a) gibi bizi de kızgın kumlara yatırsınlar ve diyebilelim Allahın huzuruna çıkarken, o gün, senin ve dinin için bütün meşakkatlere katlandık diye. Kabul et ki Habbab bin Eret (r.a) gibi bizi de bir hasıra sarmalasınlar ve sonra da yaksınlar. Senin yolunda feda edilmemiş bir can olarak huzuruna gelmekten utanıyoruz Efendim. Yeter ki sen ümmetim diye kabul et bu asrın günahkarlarını Efendim.
Bizi de liva-ül hamd sancağının altında topla, o dehşetli günde. O gün öyle dehşetli gün ki bütün beşeriyet hatta peygamberler dahi nefsî, nefsî.. dediği gündür. Sadece senin ümmetî, ümmetî.. diyeceğin o günde, bizi yani bu acizleri, bu günahkar ümmetini bir halimizle perişan bırakma Efendim.

Öyle bir hale düştük ki Efendim, gündüzlerimiz bile siyaha boyandı. Sen kokmayan gülleri büyüttük bahçelerimizde. Senin için olmayan neyimiz varsa hep renksiz, neyimiz varsa hep yağmalandı çaresiz. En kutsal hediyesiydin Yaradanın bize. Heyhat ki koruyamadık tam manasıyla seni. Asır, sinede ateş misali oldu.. İman elde kor gibi Efendim. Sevgili diye yılanlar atıldı koynumuza.

Ey Güllerin Sultanı! Sana gel demeye yüzümüz yok. Sen davet buyur bize. Biz gelelim alemlere rahmet olan Senin nurlu eşiğine. Davet et ki bütün meşakkatler kabulümüzdür. Tek temennimiz bu asrın biz çaresizlerini de Ey rabbim! Bunlar da benim ümmetimdendir demendir. Toprak olup aslımıza döneceğimiz günler elbette uzak değildir. Bir tebessüm buyur ki gittiğimiz yerler nurunla aydınlansın Efendim.

Amellerimiz bizi cennetin yanına bile götürmez ki sana muhabbetimiz olmadan. Bizi ümmetim diye kabul et ki asırlardır hep dünyaya bel bağlamış şu günahkarların artık Senin muhabbetinle yürekleri taşsın cihandan, cuş-u huruşa gelsin yüreklerimiz sana olan aşkla.

On dört asır evvelinden Ümmetim yağmur misalidir. Evveli mi ahiri mi hayırlıdır bilinmez buyurmuştun. Ama Efendim, biz haramlarla günahlarla hemhal olduk daim. İçimiz dışımıza bir çevrilse ne kadar acınacak halde olduğumuz görülecek. Allah ise bu halimiz mahşere sakladı. Bu yüzden başımız önümüzde eğik, bu yüzden sana Gel Ey Efendim diyemiyoruz. Çünkü sana gel demekten utanıyoruz Ey Gönüllerin Şehremini. Öyle ise biz gelelim kapına. Kapına gelip Kıtmirin olalım Senin daima.
Kabul et nolur. Yoksa başımıza dağlardan daha büyük taşların yağacağı gün yakındır. O gün kaçacak yer olmayacak Efendim. Azığımız olan salih amelleri boynumuzda gerdanlık yapamadık bu dünya zindanında. Kalplerimiz taş kesildi Ey Gönüllerin Sultanı! Ummanlar çekilip kurudu birer birer. Hayat çöl ortasında kaldı çaresiz.

Sana gel diyemiyoruz Efendim, doğ gecelerimize diyemiyoruz sana Sultanım. Ama nolur sen kabul et de senden gayrı neyimiz varsa hepsini geride bırakıp sana gelmek istiyoruz. Af diliyoruz kapında. Ey Güllerin Sultanı! Bize yüzünü çevirme nolursun.

Efendim! Sana salât olsun.. selamlar olsun..

Bizleri sana ümmet yapana hamdler olsun..

4/11/2006

Hakikatli sevgili

Hakikatli sevgili

Aşk ve sevgi… Tecellisi gönülde beliren, gönlü muhatap alan duygular... Buna, insanı anlamlandıran beşerî, İlahî ve mecazî boyutta telvinler de denilebilir.

Belki biri diğerinin vasıtası, diğeri ötekinin hedefi. Asıl hedefe giden yolda kah temrin, kah oyalanıp aldanma…

Aşk ve sevgi… İçinde mahabbet, alâka, yakınlık, dostluk, meveddet, mürüvvet ve daha pek çon insanî hasletlerin gizlendiği dünya… Bazen şefkatin, bazen himayenin, bazen merhametin adı. İlahî anlamda yalnızca bir hedefe, Sevgili’ye bakmak, beşeri anlamda ise aynı hedefe birlikte bakmak…

Sevgililer günü diye bir icat var artık. Bize dışarılardan dayatılmış bir anlayış… Ve aşkın yalnızca beşeri boyutunu görüyor; başka sevgileri ve sevgilileri de hariçte tutuyor. Evet… Varsayalım ki biz de bu mânâda “sevgili” diyeceğimiz kişiyi, can yoldaşımızı hatırlayacağız; onu hediyelerle, çiçeklerle hatırlamadan evvel kalbimizde hatırlamaya kim itiraz edebilir?!.. Üstelik bunu bir gün değil, her gün yapmamız gerektiğini ihtara hacet var mıdır?!.. İşte bu daimi hatırlamadır ki bizi ismete, ahlaka, nezahete ve necata götürür. Bu da bizim, canına sevgili arayan behîmî yanımızı yontup sevgili için can götüren insanî hasletimizi teraziye koyacaktır. Örnek mi istiyorsunuz; beraber okuyalım:

Canı için sevgili isteyenin hikâyesi

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Garibanın biri onu görmüş ve âşık olmuştu. Her nereye gitse sevdiğinden bahsediyor, aşkını anlatıyor, sabredemiyor, çırpınıyor, ah çekiyor, halkı kendine acındırıyordu. Öte yandan şehirde haber çabuk yayıldı ve sultan bunu duyunca âşıkı huzura getirtip,

-Ya ülkemi terk eder gidersin, dedi, ya da kelleni vurdurtacağım, kararını hemen ver.

Zavallı adam, düşündü, taşındı ve gitmeye karar verdi. Sultan ise adamın cevabını duyunca cellatları çağırttı. Vezir dedi ki:

-Hünkarım, neden suçsuz birinin kellesini vurdurttunuz?

-Çünkü gerçek bir âşık değildi o, sahtekardı. Eğer gerçekten âşık olsaydı başının kesilmesini seçerdi. Eğer başının kesilmesini seçseydi, tahtımdan kalkıp onu yerime oturtacaktım.

İhtar: Hayatını sevgilisinden daha çok seven kişi aşk davasına kalkışmamalı.

Sevgili için can isteyenin hikâyesi

Vaktiyle bir padişahın çok güzel bir kızı vardı. Uzun saçlı bir delikanlı ona âşık oldu. Geceleri hasretiyle ah ediyor, gündüzleri sarayın kapısını gözlüyor, o nereye giderse atının ardından sürüklenip gidiyor, koşuyor, gözlerinden yağmur gibi yaşlar akıtıyordu. Bu yüzden sultanın çavuşlarından durmadan eziyet görüyor, dayak yiyor, ama bir kerecik olsun feryad etmiyor, ah demiyordu. Halk bu olup biteni gördükçe kah delikanlıyı ayıplıyorlar, kah sultanın insafsızlığına söyleniyorlardı. İçlerinden bir tanesi bile delikanlıyı kıza layık görmüş değildi. Nihayet kız, babasına,

-Bu bela niceye dek sürecek, dedi; beni bu halden kurtar, artık utanıyorum.

Sultan bunun üzerine o delikanlının tutulup derhal şehir meydanına getirilmesini, orada saçlarından bir atın ayağına bağlanıp bedeni paramparça olana dek sürükletilmesini ferman etti. Halk, yürekleri parçalanarak meydana toplandılar, göz yaşları toprağı kızıl güllere benzetmekteydi. Ve nihayet sultan da kızı uğrunda can feda edecek olanın halini görmek istiyordu. Herkes hazır olunca bir asker, delikanlının saçlarından tutup hazırlanan atın ayağına bağlamak üzere sürüklerken aniden kurtuldu ve padişahın huzuruna koşup eteğine yapıştı:

-Ey âleme adalet veren sultan, dedi; senden bir dileğim var, bir parçacık beni dinle!...

Sultan hışımla karşılık gösterdi:

-Canını bağışlamamı istiyorsan, nafile; şu anda seni öldürtmekten daha önemli bir arzum yok. Saçımdan sürükletme, bir anda öldürecek bir yol tut diyeceksen, ahdettim, senin kanını at nallarına çiğneteceğim. Bir zaman için bana aman ver diyeceksen, bu da mümkün değil, çünkü toplanan halka karşı küçük düşmüş olurum. Yok kızımla birkaç dakika olsun yalnız kalayım diyeceksen, onun bir tek tel saçını bile sana reva görmem, artık onun yüzünü göremeyeceksin.

-Hayır, ey her yaptığını güzel yapan sultan, dedi delikanlı, canımı bağışlamanızı istemiyorum sizden. Hiçbir an mühlet de dilenmiyorum hatta. Kızınızı bana göstermeyeceklerini de artık biliyorum. Atların ayağı altında sürüklenme konusuna gelince, buna da itirazım yok. Benim sizden isteğim tamamen başka.

-Söyle o vakit nedir dileğin?

-Elbette bugün beni öldürecek, at nalları altında hor ve hakir bir halde kanımı toprağa karıştıracaksın. Dileğim o ki beni onun atının ayağına bağlayıp sürüklet. Çünkü ben o ay yüzlünün yolunda ölünce ancak diri olabilirim.

Sultan, onu bağışladı ve kızıyla evlendirip ölü gönlüne can verdi.

Aşağıdaki satırlar, gerçek sevgilerin cazibe merkezi, yüreklerin en hassas süveydalara açılan kapısını ve Sevgililer Sevgilisi’nin ruh ve beden yapısını anlatır ki Hakanî Mehmed Bey tarafından yazılan Hilye-i Saadet adlı kitaba göre düzenlenmiştir.

En Sevgili’nin hilyesi...

“Saçı fazla uzun olmazdı ve tam kıvırcık denilmeyecek derecede dalgalı idi. Saçını ortadan ayırır ve dört bölük halinde; ikisini omuzlarına, ikisini de kulaklarına doğru bırakırdı. Bazan kulaklarını açıkta bıraktığı da olurdu. Bu saçlar, misk gibi siyah renkli ve güzel kokulu idi.

Her iki mânâda alnı açıktı. Bu alın genişçe ve buğday renkli idi. Ancak ortasında daima bir nur parlardı.

Yüzü değirmi idi. Ona dikkatle bakılamazdı. Parlak bir çehresi vardı. Ayın ondördü gibi parlardı. Dolgun veya şişman olmadığı gibi kuru ve zayıf bir yüz de değildi. Yanakları ne etli ne de çöküktü. Yüzünün aklığı içinde yanaklarının kırmızısı gâlip idi. Terlediği zaman üzerine çiğ tâneleri kondurmuş gülü andırırdı. Öfkesi ve memnûniyeti, yüzünden anlaşılabilirdi. Uzun, ince ve hilal kaşlı idi. Kaşlarının ucunda kıvrım vardı. İki kaşı arasında tüy yok idi ve bembeyaz görünürdü.

Kirpikleri siyah ve uzun idi.

Gözünde ezelden bir sürme mevcuttu. Beyazı katı beyaz; karası kapkara idi. Gözleri geceleyin de gündüz gibi görürdü. İlahî aşkın eseri bazan gözlerinde kızarıklık oluştururdu. Baktığı zaman karşısındaki kişi nazarına dayanamaz ve gözlerine dikkatle bakamazdı.

Burnu mütenasip idi. İki kaşına yakın olan kısmı bir parça yüksekçe idi. Koku almakta çok hassastı.

Ağzı ne çok büyük; ne de çok küçük idi.

Dişleri aralıklı olup üst üste değildi. İnci gibi bembeyazdı. Konuşurken ön dişleri arasından bir nur çıkar gibi görünürdü. Güldüğü zaman dişleri dolu taneleri gibi parlardı.

Gülüşü tebessümden ibaretti. Kahkaha ile gülmekten hayâ ederdi. Eğer kahkaha ile gülecek olsa Arş-ı Âlâ titrerdi. Bu sebeple ömrü boyunca hiç kahkaha ile gülmedi.

Çenesi yuvarlak idi.

Sakalı sık ve siyah idi. Ömrü boyunca sakalında yalnızca 17 kılı ağarmıştı. Her yeri aynı uzunlukta kesilirdi.

Boynu ve gerdanı bembeyaz idi. Bu boyun, ne uzun; ne kısaydı. Gerdanı çok güzel görünüşlüydü.

Pazuları etli ve beyaz idi.

Omuzları genişti. Üzerinde tek tük kıllar mevcut idi. Yassı yağrınlı olup yağrının ortası etli idi. Nübüvvet mührü onun iki kürek kemiği arasında ve sağ omzuna yakın bir yerde bulunuyordu. Bu mühür, siyaha çalan sarı renkte olup çeyrek altın büyüklüğünde bir ben idi. Üzerinde dik duran siyah kıllar var idi.

Beden olarak ince yapılıydı. Vücut yapısının bir benzeri daha yaratılmamıştır. Giyecek olarak en çok beyaz; sonra yeşil rengi tercih ederdi. Yazın ince atlas kumaş; kısın yün giyerdi. Elbisesi asla gösterişli olmazdı. Ömrü boyunca aynı anda iki elbiseye birden sahip olmadı.

Bir yere yöneldiği zaman bedeniyle birlikte döner, asla başını çevirerek bakmazdı. Başını çevirip bakmak insanı hayasız eylediği için onun bu tavrı ümmetine sünnet olmuştur.

Vücudundaki kemikler irice ve muntazam idi.

Pazusu koluyla; uylukları da ayaklarıyla şekilce birbirine uygun idi. Kuru yâhut ince olmayıp dolgun idiler. Her azası birbirinden güzel idi. El ve ayak ayaları genişçe idi. El parmakları uygunluk içindeydi.

Göğsü ve karnı birbirine uygun ve aynı düzgünlükte idi. Göbeği yuvarlaktı. Göğsünden göbeğine kadar bir çizgi hâlinde kıllar uzanırdı.

Orta boylu sayılırdı. Göze çarpacak kadar kısa; dikkat çekecek kadar da uzun değildi. Orta boylu olmasına rağmen kendisinden uzun birinin yanında el ayası kadar uzun görünürdü. O kişi yanından ayrılınca yine orta boylu gösterirdi. Boyu selvi misâli düzgün idi. Bedeninde kıl yok idi. Teni gül gibi kokardı ve yaşı ilerledikçe âdetâ tazelenirdi. Ne zayıf; ne de etli ve göbekli idi. Her bir parmağı kalem gibi düzgün idi.

Yürürken hızlı yürürdü. O kadar ki ayakları altında yeryüzü dürülüyormuş gibi olurdu. Yürürken ona yetişebilmek zor idi. Hayasından yokuş iner gibi önüne eğik olarak yürür ve etrafına bakınmazdı.

Yolda birdenbire karşısına çıkıveren kişi ondan heybet duyar ve aciz kalırdı.

Konuştuğu kişiye güzel kokusu siner ve birkaç gün çıkmazdı. Bir çocuğun başını okşasa birçok günler çocuğun kokusundan, ona Peygamberimiz’in dokunduğu bilinirdi. O çocuk, diğer akranları arasında daima fark edilirdi. Konuştuğu her kişi sözlerindeki güzellik ve tatlılık ile onun kulu kölesi olmaya hazır olurdu. Etkili konuşması ile müşrikler Müslümanlığı seçerdi. Sözlerinde ruha ferahlık veren bir edâ var idi. Asla dedikodu ve malayâni konuşmazdı.

Kısacası yaratılış ve huyca ne o tam olarak kimseye benzer; ne de kimse O’na benzeyebilirdi. Bir hadîs-i şerîfte; “Ben en fazla babam Hz. Âdem’e benzerim; peygamberler içinde bana en çok bezeyen de atam Hz. İbrahim’dir.” buyurmuştur.

14.02.2006

iskender pala